OKUYORUM ÇÜNKÜ VARIM
Geçen gün “çocuklara kitap okuma alışkanlığı edindirelim” konulu bir yazı yazdım ailemveben.eu’da.
Şimdi de, kitaplarla olan ilişkimden bahsetmek istiyorum biraz.
Ben çok okuyan bir çocuktum.
Okumayı öğreten Almanca kitaplar ve Türkçe Cin Ali kitapçıklarıyla okuma yazmayı iyice söktükten sonra, öyle ince hikaye kitapları değil, ikiyüz otuz sayfalık bir çocuk romanıyla başlamıştım okuma macerama …
Louisa May Alcott’un “Küçük Erkekler” adlı romanıydı gerçek anlamda okuduğum ilk kitap.
Ondan sonra okuduğum “Kız Evlat” ise, Kemalettin Tuğcu’nun kısa romanlarından biriydi.
“Küçük Erkekler” ne kadar umut verici ve öğretici ise, “Kız Evlat” da o kadar karamsar ve acıklı idi. Şaşırmıştım, “ne kadar farklı şeyler var bu dünyada” demiştim o günkü çocuk aklımla.
Hayatın sadece siyah veya sadece beyazdan ibaret olmadığını, birçok renkten oluştuğunu ilk kez hissetmeme neden olmuştu sanırım bu zıtlık.
Ondan sonra, var gücümle okumaya devam ettim. Gelsin Türkçe öyküler, gitsin Almanca macera kitapları.
Ve benim bir şansımdı, o yıllarda Almanya’da kocaman bir halk kütüphanesinde hem Türkçe hem Almanca her tür kitaba ulaşabilmek.
Kendimi kütüphanede nasıl da mutlu hissederdim. Benim çocuk yüreğim ve bütün dünya, her yer apaydınlık olurdu…
Hem huzur duyardım, hem de önemli bir şey yapıyor hissederdim kendimi.
Evet, çok önemli bir şeydi benim için okumak. Her zaman da öyle oldu…
Okuduğumuz her kitap, ruhsal ve zihinsel gelişim maceramızda attığımız yeni bir adımdır; her bir kitap yepyeni dünyalara açılan başka bir kapının anahtarıdır bence.
Ben kitaplarla ilişkimi hep böyle yaşadım, umutlu ve heyecanlı. Elime aldığım her yeni kitap bana merak ve sevinç yaşattı.
Hala yeni bir kitaba başlarken, okuduğum ilk kitabın heyecanını duyuyorum, Almanya’daki o kütüphanedeymişim gibi hissediyorum kendimi, bir kitapçı dükkanında her dolaştığımda…
İyi ki kitaplar var. İyi ki düşünen, hayal kuran ve yazma heyecanı duyan insanlar var.
Bize yeni dünyaların kapılarını aralayan herkese sonsuz teşekkürler…
*”Küçük Erkekler”, Louisa May Alcott’un ünlü “Küçük Kadınlar” romanının devamı niteliğindeki romanıdır.
Kaynak: www.ailemveben.eu
BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM
(ailemveben.eu'da yayımlanan köşe yazımdır.)
Her doğum günümde, birçoğumuzun yaşadığı hesaplaşmayı ben de yaşarım içimde. Klasiktir bu, hiç sekmez. Ne yaptım bu yaşıma kadar, neredeyim, nerede olmam gerekirdi aslında; nerede hata yaptım, neyi kaçırdım, neleri gereksizken yaşadım, ne yapsam daha mutlu olurdum.
Keşke’ler,eğer’ler, niye’ler, çünkü’ler, ama’lar...Liste böylece uzar gider. Çıkar topla, böl, çarp, elime bir şey geçiyor mu?
Olan olmuştur, yapacak bir şey yoktur. Yaşanan yaşanmış, yaşanamayan yürekte ukde, boğazda düğüm olarak kalmıştır.
Belki de o ukde, bilmediğimiz bir şanstır, verilmiş sadakadır, Allah bilir...
Kendimle yaptığım yıllık hesaplaşmadan elime bir şey geçmiyor dedim, ne geçmesini bekliyorum ki.
Bekleyebileceğim tek şey, filmin başa sarılması olabilirdi. O da imkansız olduğuna göre, yaşadıklarımdan daha kötüsünü yaşamamayı, mümkünse biraz daha iyi şeyler elde etmeyi bekliyorum sanırım. Ama bunu hak etmem gerekiyor önce. Masallara çocukken de inanmadım ben, özel olarak sevdiğim hiçbir masal hatırlamıyorum. İyi kalpli peri gelip de benim için her şeyi düzeltecek diye hayal etmeyi, aklımın ucundan bile geçirmedim hiçbirzaman.
İstiyorsan, uğraşmak zorundasın.
Ne yaşadıysam, ne yaşıyorsam, hak ettiğimi düşündüm hep.
İlahi adalete inanırım ben. Ne ekiyorsan onu biçiyorsun hayat boyu. Burada öyle, orada da öyle olacak…
Bu sözlerimden, karamsar olduğum zannedilmesin, gerçekçiyim ben. Hayalperest hiç olmadım, karamsardım belki eskiden, ama şimdi gerçekçi ve umutluyum.
Umutlu olmayı, insanın yoğun uğraşlar sonucu keşfettiği bir hazine gibi görüyorum. Aslında, burnumuzun dibinde olan birşey; ileriye bakmaktan, geleceği düşünmekten anı yaşamayı kaçırırken, ıskaladığımız günlük ufak sevinçlerin, huzurlu anların toplamı bana göre umut.
Ve hayat öyle adil ki aslında; hırsların, boş yere uğraşmaların, anlamsız çırpınışların bizi yaralayıp berelediği ve sonunda yere yıkılmamıza ramak kaldığı en acınaklı anda, şefkatli bir anne gibi, koşup elimizden tutuyor ve "bak" diyor, "aradığın buradaydı aslında, senin içinde, etrafında, senin hayatındaydı zaten, ama onu görmen, onu tanıyabilmen için, onu gerçekten anlayabilmen ve değerini bilebilmen için, bunları yaşaman gerekiyordu, bu yollardan geçmen ve bu yaraları alman gerekiyordu."
Hayatı, o en değerli öğretmeni, her geçen yıl daha iyi anlıyorum ve daha çok seviyorum.
Yeni yaşımdan ne beklediğimi de biliyorum; yaradanın her birimize verdiği en değerli hediye olan sevgiyi koruyarak onu herkesle, tüm evrenle cömertçe paylaşmak ve yaradanımızın bize çizdiği yoldan ibaret olan hayatın sözünü dinleyip yol göstericiliğine güvenmek...
Yeni yaşım, yeni umutlar, yeni doğan gün ve doğacak günler, hoş geldiniz, sizi seviyorum!!!
Kaynak: www.ailemveben.eu
AŞKI ARAMAK
(ailemveben.eu'da yayımlanan köşe yazımdır.)
Gece vakti elde fener, bahçede “Aşk''ı aramak...
Tuhaf bir giriş mi oldu? Birkaç yıl önce izlediğim bir dizideki bir sahneyi hatırlamak bana bunları yazdırdı.
Dizinin adı ‘Yenibaştan’. Kadın ve erkek, yıllar sonra tekrar karşılaşıyorlar; belli ki, bir zamanlar aralarında bir şeyler varmış ya da olacakmış da olamamış. İkisinin tedirginliğinden anlıyoruz bunu. Gergin bir şekilde salonda baş başa otururken, biraz sonra, gece vakti, elde fener, bahçede Aşk''ı aramaya başlıyorlar. Aşk, yani komşunun kedisi...
Bu sahne bana, o meşhur şiiri ve şarkıyı hatırlattı. “Dizlerimde derman, kandilimde yağ bitti, bulamadım gitti” diyordu...
Adı aşk olan bir kedi… Şefkat bardaki sarışının adıysa çoktandır, aşk da komşunun kedisi olabilir pekala...
Bulamadık gitti, ne aşkı, ne şefkati, ne de kediyi. Şefkat kimdi, neydi, konumuzla ilgisi var mıydı???
Aşk diyorduk aşk, yani kedi, komşunun kedisi.
Kaybolmuş da, onu arıyoruz…
Aşkı arıyoruz dedik, ama bulmasak daha iyi.
Bulup da ne yapacağız. Halimiz mi var, aşkla uğraşmaya, ya vaktimiz?
İş, güç, koşturmaca arasında böylesine derin ve kavrayıcı bir duygunun pençesine kendimizi bırakmanın ne gereği var. Paranın, gücün ve ego tatmini için gereken daha bir sürü şeyin peşine düşmek varken, aşka düşmek de neyin nesi…
Fiziksel yakınlıktan ibaret, yüzeysel, ilişkilere aşk etiketi yapıştırırız, olur biter. Hatta onu bile yapmamıza gerek yok artık. “Aşk istemiyorum, bağlılık istemiyorum” deriz, kalpsizliğimizi dürüstlük diye yutturmaya çalışırız birbirimize, ya da karşılıklı olarak yutmuş gibi yaparız…
Para önemli; kazanmak, daha çok kazanmak için kendimizi paralarız. Gece gündüz çalışabiliriz para için, daha lüks bir hayat için. Lüks evler, kıskandıracak otomobiller, Lcd’ler, iphone’lar, laptoplar, tabletler, şunlar, bunlar herkesin rüyalarını süsler. Ne yapar ne eder, hep daha fazlasını alırız, alırız, gösteririz, kıskandırırız, mutlu olduk sanırız.
Gücümüz yettiğince pahalı mobilya ve aletlerle dolu evimizde oturup kaliteli müzik sistemlerinden güzel müzikler dinleriz. Yüreğimizin sesini ise dinlemeyi çoktan unutmuşuzdur. Ya da, onun bize söyleyecek bir şeyi kalmamıştır artık…
Ne diyorduk, “aşk, komşunun kedisi, kaybolmuş, onu arıyoruz.”
“Bulan olursa, insaniyet namına gözü gibi baksın, pamuklara sarıp saklasın. Soyu tükenmek üzere.”
Kaynak: www.ailemveben.eu
DELİ DELİ OLMAK
(ailemveben.eu'da yayımlanan köşe yazımdır.)
Haftasonu DVD ile film keyfi yaptım biraz.
En çok da “Deli Deli Olma” adlı filmi sevdim.
2009 tarihli filmin başrollerinde Tarık Akan ve Şerif Sezer var. Hikaye, Kars’ın bir köyünde geçiyor; soğuk iklimin kendileri fakir ama gönülleri zengin ve sıcak insanlarının, bağırışlı çağırışlı, neşeli, kederli hayat mücadelesi ve umutları anlatılıyor.
Yaşlı ve yalnız Rus göçmeni Mişka, müziğe yetenekli sevgi dolu küçük komşu kızı Alma(Elma) ve onun huysuz babaannesi Popuç, hikayenin ana karakterleri.
“Deli deli olma” diye sesleniyor köyüler birbirlerini uyarmak istediklerinde. Deli deli olma…
Alma, öğretmeninin teşvik ve çabalarıyla girdiği konservatuar sınavı sırasında bir hocanın sorduğu “sizin oraların nesi meşhurdur?” sorusuna hiç düşünmeden,
“İnsanı”, diye cevap veriyor. “Nasıl yani?” diyorlar. “Bizim oraların insanı ciğerlidir”, diye cevaplıyor küçük Alma.
Çok etkilendim bu sahneden.
Ciğerli insan ne demek? Korkusuz, cesur ve iyi demek, değil mi?
Korkağa, döneğe, sevgisize ciğersiz demez miyiz biz?
Filmdeki insanlar… Deli deli ama ciğerli insanlar.
Yoksul, ama diğeri açsa, kendi bulduğunu gidip ona verecek kadar gönlü zengin insanlar. Soğuktan, açlıktan, yokluktan, imkansızlıklardan korkmayan ciğerli insanlar.
İyi, sevgi dolu ve umutlu insanlar…
Günümüzde ne kadar ihtiyacımız var, böyle insanlara. Biraz deli olan, daima ve sadece kendini düşünmeyen, ciğerli, yürekli, çalışkan ve umutlu insanlara…
Deli olmaktan korkuyoruz; aman akıllı olalım, kurnaz olalım, yenilmeyelim, hep yenelim, kazıklanmayalım, kazıklayalım…
Fazla iyi niyetliye saf deriz, ama, dürüst, temiz anlamında kullanmayız kelimeyi burada; bize göre, hafif zeka özürlüdür hep iyi niyetli olan, herkese hemen güvenen…
Hep bir adım sonrasını düşünmeliyizdir, etrafımıza şüpheyle bakmamız gerekir. Kimseye karşılıksız zırnık vermeyiz, bir selam bile…
“Deli miyim ben?” deriz. Deli miyim ki, ona borç vereceğim, şuna yardım edeceğim; işim mi yok?..
Ciğersiz insanlara özeniriz, “başımı belaya niye sokayım boşu boşuna”, deriz. “Onun hakkını savunacak bir ben mi kaldım?” deriz. Deriz de deriz… Hiç bir şey yapmayız kendimiz ve sevdiklerimiz dışındakiler için.
Ciğersizlik mi, yok niye olsun ki?
Bir biz mi kaldık dünyayı kurtaracak; kahraman olmayıverelim… Aksini yapmak deliliktir…
Oysa, ciğersizlerle doluyor dünyamız. Akıllı ve ciğersiz…
Hadi, deli deli olalım ve ciğerli… Koskocaman da yüreğimiz olsun. Elimizi taşın altına, taşların altına sokacak kadar deli ve ciğerli olalım ve kendimizden başka bir sürü insanı içine alacak kadar büyük bir yüreğimiz olsun…
İnsan olalım yani!..
Kaynak: www.ailemveben.eu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder